Sabah uyandığınızda elimizi uzattığımız dünya, çoğu zaman “zaten bildiğimiz” şeylerden oluşur. Bu bir bardak, bu bir masa, şu bir ağaç. Ama Edmund Husserl’e göre bu “zaten bilme” hali bir yanılsamadır. Çünkü aslında dünyayı olduğu gibi değil, ona yapıştırdığımız etiketler ve önyargılarla görmekteyiz. İşte fenomenoloji tam bu noktada devreye girer: bir şeyin “bana göründüğü hali” ile “kendinde olduğu halini” birbirinden ayırmaya çalışır. Ama bunu yaparken bilim gibi nesnel bir dil kullanmaz; doğrudan deneyime, yaşantının kendisine yönelmektedir.
Husserl’in yönteminin en önemli hamlesi “paranteze alma”dır (epokhê). Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Elinizde bir elma var. Ona baktığınızda “Bu elma kırmızıdır, tatlıdır, sağlıklıdır, meyvedir” dersiniz. Oysa Husserl “Dur!” der. Bu yargıların, bilgilerin, inançların hepsini bir kenara koy. Dış dünyanın var olup olmadığıyla bile geçici olarak ilgilenme. Sadece şu anda, sana göründüğü haliyle elmaya bak: rengi, dokusu, kokusu, elinde bıraktığı his. İşte bu “saf görünüş” fenomenolojinin malzemesidir. Paranteze alma, dünyayı inkar etmek değil, onun hakkındaki alışkanlıklarımızı askıya almaktır. Böylece zihnimiz temizlenir ve şeyler “ilk kez görüyormuşuz gibi” karşımıza çıkabilmektedir.
Bu temizlenme halinden sonra ikinci adım gelir: “özsezgiye” ulaşmak. Yani bir şeyin rastlantısal, gelip geçici özelliklerinin ardındaki değişmez özünü görmek. Örneğin bir masayı düşünün. Ahşap olabilir, cam olabilir, yuvarlak ya da dikdörtgen olabilir. Ama tüm bunları değiştirseniz bile “masa” olarak kalmasını sağlayan şey nedir? Husserl’e göre bu öz, hayal gücüyle yapılan varyasyonlar sonucu bulunur. Zihninizde masayı renksiz, ayaksız, ama yine de üzerine bir şey koyabildiğiniz bir düzlem olarak düşünebilir misiniz? İşte bu çabanın sonucunda “masalık” denen öz ortaya çıkar. Fenomenoloji böylece, olguların ardındaki eidos’a, yani idea’ya ulaşmaya çalışır. Ama bu Platon’daki gibi aşkın bir idealar dünyası değildir; doğrudan deneyim içinde, burada ve şimdi yakalanan bir özdür.
Peki bu yöntem neden bu kadar devrimcidir? Çünkü Husserl’e kadar felsefe genellikle ya doğa bilimlerinin yöntemini taklit etmiş ya da metafizik spekülasyonlara dalmıştı. Oysa fenomenoloji, “dünyanın ne olduğu” sorusunu bir kenara bırakıp “dünyanın bize nasıl göründüğü” sorusunu sorarak felsefeye bambaşka bir temel kurgulamaktadır. Bu temel, hem şüpheci bir idealizme kaçmaz hem de naif bir gerçekçilikte takılıp kalmaz. Her şey, bilincin yönelimselliği etrafında döner: Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Korku korkulandan, sevgi sevilenden, algı algılanandan ayrı düşünülemez. Fenomenoloji işte bu “bilinç-nesne” ilişkisini saf haliyle betimlemeyi ele almaktadır.
Elbette bu yöntemi uygulamak sezgisel bir disiplin gerektirir. Husserl “şeylerin kendilerine dönün!” derken, akademik bir teori değil, adeta bir bakış pratiği önermektedir. Gündelik hayatta işe yarar mı? Fazlasıyla. Örneğin bir tartışma anında karşınızdakinin söylediklerini, ona yapıştırdığınız etiketlerden (sinirli, cahil, inatçı) arındırıp, salt sözlerin kendilerine dönmeyi deneyin. Ya da bir sanat eserini, onun fiyatı, yazarının ünü, akımı hakkındaki bilgileri paranteze alıp, sadece size verdiği duyumla yüzleşmeyi deneyin. Fenomenolojik tavır tam olarak budur: Yargılamayı askıya alıp, görünüşün kendisine teslim olmak.
Özetle Husserl’in bize bıraktığı miras, cesur bir naifliktir. Sanki daha önce hiç kimse bir çiçeğe bakmamış gibi, bir sesi duymamış gibi, bir nevi dünyayı yeniden keşfetme cesareti. Onun fenomenolojik yöntemi, felsefeyi kitapların tozlu raflarından alıp, yaşanan anın kılcal damarlarına indiren bir çaba gibi görülebilir. Belki de en büyük sırrı şudur: Dünyanın yada fenomenlerin ne olduğunu anlamak için önce onu görmeyi öğrenmek gerekir. İşte bu görmek, bakmaktan daha fazla bir şeydir; görmek, tüm önyargılardan arınmış bir dikkatle, belki de fenomenlerin parıltısına dokunmaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder