Felsefenim ne olduğu, hangi konuları işlediği
hususunda yazılmış makale ve kitaba rastlamak mümkün olmasına karşın, 'filozof
kimdir?' sorusuna cevap veren pek az literatür mevcutttur. Bu farklılığın bir
nedeni, filozofun, felsefe yapan fonksiyonu yanında, yaşayan bir insan olarak
diğer aktivitelerinin de hesaba katılmasıdır. Çünkü filozof, sadece
düşüncelerinden ibaret değildir. Felsefi düşünce, filozofun yaşamakta olan
yaşantıyı yansıtmaktan çok, ideal bir yaşamı resmedebilir. Her felsefi düşünce,
düşünürün yaşadığı dönemdeki büyük hadiselere karşı tepkisini de içermeyebilir.
Çünkü düşünür, etrafında olup-bitenden kendisini tecrit edip, yalnız kendisinin
kurguladığı bir dünyanın sorunlarıyla cebelleşebilir de. Kimi flozof, kendi
tutku ve kompleksleriyle yaptığı mücadeleyi kaybettiği halde yazılarında,
mükemmel bir şahsiyetin profillerini yansıtabilir. Bu yüzden bir filozofun
zihinsel ürünlerine müptela olan bir okuyucu, o kişinin gerçek hayattaki
siciline baktığında düş kırıklığı yaşayabilir. Yazdıklarının veya okurlarına
önerdiklerinin tersini yapan bir düşünürün düşüncelerinin değeri nedir?
Yoksa bir düşünceyi ele alırken, düşünürün yaşam biçimini de mi hesaba katalım?
Bazı düşünce ve teori türlerinin
düşünürün yaşantısıyla pek ilgisi olmayabilir. Doğa bilimleri alanında teori
üreten bir bilim adamının günlük yaşamını, politik eğilimlerini ve insan olarak
zaaflarını, ürettiği teorinin sonuçlariyle ilşkilendirmek anlamlı omayabilir. Bu
alandaki teorilerin geçerliliği o alanla ilgili kriterlerle olur. Ancak
özellikle teknolojiye dönüşecek bilimsel teorilerde bilim adamının niyeti ve
amacı, onun insan olarak değerlendirilmesinde bir veri olarak kullanılanabilir.
Halbuki filozofun hareket alanı sadece
bilim ve sanat gibi sınırlı konular olmadığından, bu aktivitelere bile insanın
bütünlüğü açısından baktığından, onun, insanlığın geldiği nokta ve gitmekte
olduğu yön konularında ortaya attığı görüşler farklı bir değerlendirmeye
tabidir. Bu görüşlerin tutarlılık derecesi, bilimsel teorilerde olduğu gibi ne
laboratuvar, ne de bir çoşkulu hitabete teslim olan kalabalıkların
tezahüratıdır. Bu sebeple, çok farklı bir durum arz eden felsefi düşüncenin,
insan mutluluğuna katkısının tespiti gayet zordur.
Orta Çağda, felsefe mahfillerinde revaç
bulan ve müzakere edilen bir çok felsefe teorisinin, insanın mükemmele doğru
gitme misyonuna katkıda bulunmadığı ve hatta sekte vurduğu, çağdaş filozofların
ortak kanaatıdır. Orta Çağ düşünürü tanrı, akılüstü bilgi, ve ölüm sonrası
hayat gibi konulara zihinsel enerjilerini tüketerek insanın gerçek yaşamından
uzaklaştılar ve ona mutluluk yerine sanal varlık alanları sundular.
Günümüz felsefi akımların bir kısmında
da insan yaşamından uzak, doğruluğu veya yanlışlığı insan mutluluğu yönünden
bir önem taşımayan konuları tartışan kitap ve makale yayınlanmaktadır. Hatta
bazı ihdas edilmiş felsefi sorunsalın, dünyada, ancak birkaç felsefe
profesörünü ilgilendirmekte, başka okuyucusu bulunmamaktadır. Diğer taraftan, klasik
felsefe konuları, zaman içerisinde, bağımsız farklı disiplinler olarak ortaya
çıkmaktadır. Mesela, dil felsefesi ve siyaset felsefesi, son zamanlarda
dilbilim siyaset bilimi alanları haline gelip felsefe konusu olmaktan çıkma
eğilimi göstermiştir. Bu yüzden, metafiziğin cazibesini yitirdiği günümüzde
'filozof hangi konularla uğraşır?' diye sorulursa buna kolayca cevap vermek
mümkün değildir.
Filozufun uğraş alanı ve bilim adamları
arasındaki yeri ile ilgili bu belirsizliğe rağmen, bu kelimenin taşıdığı
tarihsel kimlik, onun en azından ne olmadığını bize az çok göstermektedir.
Mesela büyük filozofların hemen hapsinin ortak bir vasfı, insan olma sınırını
zorlamamaları ve insanüstü bilgiye yeltenmemeleridir. Halbuki, insan olmanın
temel sorunlarıyla uğraşan başka kategorideki kimseler, çoğu zaman insanüstü
bir kaynaktan bilgi aldıklarını ileri sürmüşlerdir: Din kurucusu peygamberler
ve bazı devlet adamları gibi.
Günümüzde, insanlar ve kültürleraası
ilişkinin çok yoğun olduğu bir dönemde, bir filozofun, sağlıklı düşünmek adına
kendisini toplumdan uzaklaştırıp münzevi bir hayatı seçmesi ve böyle şartlarda
insanlar için faydalı fikirler üretmesi nasıl kuşku götürürse, kendisini günlük
olayların seyrine bırakıp bilincini dağıtan, olaylara ve insanların bu olaylardaki
rollerine biraz uzaktan bakıp gözlemleme şansını bulamayan bir düşünürün
düşünceleri de bütünsellikten yoksundur.
Bir tabibin insan sağlığına yapacağı
katkının birincil şartı, sağlıklı insanın ne demek olduğunu bilmesidir.
Sağlıklı insan tarifinde, bir eksikliği kabullenmesi veya bir sağlık ilkesinden
taviz vermesi, onun, insan sağlığına katkısını şüpheli hale getirir. Bunun
gibi, sağlıklı ve dengeli düşünmeyi denememiş ve bunun önündeki psikolojik
engelleri yıkamamış bir insanın düşüncelerini 'doğru' ve 'geçerli' reçeteler
olarak sunması insanlık kültürünün evrilmesine engeldir. Bu nedenle 'her fikir
kutsaldır' iddiasına katılmiyorum. Ama 'her fikir söylenmelidir' tezine bir
şartla katılmak mümkündür. O şart şudur: Doğruluk ve erdemliliğin egemen olduğu,
bir toplumdaki aktif zihinlerin şu veya bu şekilde eğilip bükülmediği bir
ortamada her türlü düşünce söylenebilmelidir. Çünkü böyle bir zeminde yanlış ve
zararlı zihinsel ürünler yer bulamiyacak, sadece mevcut doğruların daha da
güçlenmesini sağlayacaktır. Bağışıklığı sağlam bir bedene mikropların kolay
zarar veremiyeceği gibi. Teorik doğruların tam yerleşmediği ve zihinlerin daha
çok dogmalarla haraket ettiği ve etik erdemlerin hedef edilmediği bir dünya
görüşünde bir entellektüelin ilk misyonu bu temel yanlışları düzeltmeye
çalışmaktır. Onun bir sofist gibi, ve sanki başka bir kültürde yaşıyormuş gibi,
doğrularla oynamaya, soyut kavramları keyfi kullanarak zihinleri bulandırmaya
ve sırf malumat stokunu teşhir etmek aşkı uğruna etik erdemleri sorgulamaya
hakkı yoktur. Böyle patolojik bir beynin söz ve yazıları sadece zarar verir.
Çünkü herşeyden önce, bu beyinden çıkan yanlışların çarpıp yıkılacağı ortak bir
doğruluk ağacı henüz güçlenmemiştir. Doğruların ve erdemlerin kök salmadığı
kültürlerde, inançlara ve karizmatik kişiliklere bağlılığın yoğun olduğu bir
'dünyaya bakışta' doğası bükülmemiş, düşünmek isteyen bir bireyin onünde dağ
gibi duran görev, önce bu yanlışı düzelmek ve eksikliği telafi etmektir.
Siyasetçi-kitle ilşkisi veya aydın-halk
ilişkisinden farklı olarak filozof-yurttaş ilişkisi doğrudan değildir.
Filozofun eleştirel analizleri, sokaktaki insan için kolay anlaşılır
olmadığından bu analizler, yeni bir dil kullanılarak aydın ve entellektüeller
aracılığıyla kitlelere ulaştırılır. Bu sebeple, halk yığınlarına doğrudan hitap
etmeye yeltenen bir filozof, ya yanlış anlaşılmaya, ya da düşüncelerini ifade
etme çabasından ziyade, şahsını öne çıkarma ve tımar edilmemiş komplekslerini
doyurma çabasındadır.
Felsefi düşünceler tarihinde, sistem
üreten ve yeni bir dünya görüşü ortaya atan filozoflarda gözlenen ortak bir
özellik, düşüncelerini, insanlığı kurtarma amacıyla ifade etmemeleridir. Çünkü,
bilim ve teknoloji alanlarından farklı olarak, sosyal disiplinlerde ileri
sürülen teorilerde, insanlara hizmet ve mutluluk getirme iddialarının
kanıtlanması gayet zordur. Bu sebeple filozof, görüşlerinde pek ısrarlı
değildir. Bir ısrar görünürse bile bu subjektif bir görüşün ifade etme
meşruiyetini geçemez. Bu sebepledir ki, bir filozofun kendi çağdaşı olan veya bir
nesil sonraki okuyucuları, çoğu zaman o filozofun düşüncelerine filozoftan daha
fazla inanırlar ve ürettikleri yeni gerekçelerle savunurlar. Diğer taraftan,
düşünceleriyle mevcut zihniyette devrim yaratan ve kendilerinden sonraki
nesilleri uzun zaman etkileyen filozoflar, bir taraftan köklü dişünceleri
nedeniyle bağımlıları nezdinde büyürken, diğer tarfatan, düşüncelerindeki
yüksek cazibeden ötürü yeni ve farklı felsefelerin doğmalarını engellerler.
Aristo ve Kant bu türden filozoflardır.
Filozofu düşünce üretmeye, çağdaşlarıyla
yollarını ayırmaya sevkeden dürtünün insanlığa hizmet aşkı olmadığını
söylemiştik. Ancak böyle bir hizmet vaki olmuşsa bundan mutlu olacağı da
doğaldır. Çünkü, herhangi bir filozofun kötü niyetle düşünce üretmesi mümkün
değildir. İyi niyetinden son derece emin olan bir filozof, ortaya koyduğu
teorilerin mutlaka insaların yaraına olacağından emin değildir. Bundan emin
olanlar, din kurucuları ve ideologlardır. Bu kimseler iyi niyetlerine güvenerek
ileri sürdükleri dünya görüşlerini de tavizsiz savunmuşlardır. Bu dünya
görüşleri, sağladıkları birkaç fayda karşılığında kendilerinden sonra, acımasız
fanatiklerin elinde çeşitli zorbalıkların ve despotizmin zeminini
oluşturmuşlardır.
Filozofun kendisi için biçtiği misyon,
doğru, iyi ve güzel olarak bir kültürde mevcut olan kavramları sorgulamak ve bu
alanda yeni açılımlar sağlmaktır. Onu, düşüncelerini yazmaya ve
açıklamaya sevkeden şey, bu alanlarda düşündüklerinin daha faklı ve yeni şeyler
olduğunun farkındalığıdır. Tanınmış olmak ve şöhret, bu ana misyonun sadece bir
yan ürünüdür.
Filozof, insanlığın tarihsel seyrinde, çeşitli
aktiviteler ortaya koyarak kendi doğasından kopup yabancılaşması durumunda bu
yabancılaşmayı tesbit ve teşhis eden kişidir. Bu bakımdan, insan bütünlüğünün
temsilcisidir. Çetin dönemlerde, değerler çatışmasının yarattığı krizlerde
yegane hakemdir.
Bu hakemlik statüsü, dünya kültürlerinin
birbirine yaklaştığı, kıtalararası ulaşımda, zaman ve mekanın kısaldığı
çağımızda yeni bir boyut kazanmıştır. Daha önceleri bir kültürün terbiyesiyle
yetişen bir filozofun düşünceleri, yetiştiği kültür referansıyla önem
kazanırken, geleceğin filozofun referansı evrensel bir kültür olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder