Gözlerin seni izlediğini hissettiğin oldu mu? Sınıfta tek başınayken bile öğretmenin bir anda kapıda belirebileceğini düşünüp ders çalıştığın? Ya da kaldırımda yürürken bir güvenlik kamerasının kırmızı ışığının sana doğru yanıp söndüğünü fark ettiğin? İşte tam da bu his, aslında yüzyıllar önce bir filozofun kafasında şekillenen bir tasarımın günlük hayatımızdaki yansımasıdır.
18. yüzyılda yaşayan İngiliz düşünür Jeremy Bentham, "Panoptikon" adını verdiği bir hapishane modeli geliştirdi. Hayal edin: Ortada dev bir kule, etrafında ise halka şeklinde sıralanmış hücreler vardır. Her hücre hem dışarıya hem de merkezdeki kuleye açılıyor. Ama işin püf noktası şu: Kuledeki gözetleyiciler tüm hücreleri görebiliyor, ancak mahkumlar gözetleyicileri göremiyorlar. Yani bir mahkum, o an izlenip izlenmediğini asla bilemiyor. Bentham'a göre bu tasarımın güzelliği, mahkumların her an izlenebileceklerini düşünerek kurallara uymasıdır. Sürekli bir gözetleyiciye gerek yoktu; gözetlenme ihtimali bile insanları uslu durmaya yetiyordu.
Şimdi biraz etrafımıza bakalım. Okulumuzun koridorları, giriş katındaki nöbetçi masası, hatta koridorlarımız, bahçe... Hepsi küçük kameralarla dolu. Bu kameraların canlı yayın yapıp yapmadığını, kayıt alıp almadığını tam olarak bilmeyiz. Ama biliriz ki bir kavga etsek, bir kuralı çiğnesek, bu anlar kayda geçebilir. İşte bu bilgi, çoğu zaman kavgayı, kuralsızlığı daha en baştan engeller niteliktedir. Kameraların asıl gücü, kaydettikleri anlar değil, yarattıkları "izleniyor olma" hissidir belki de. Tıpkı Panoptikon'daki mahkumlar gibi, biz de görünmez bir gözün bizi izlediğini hissederek hareketlerimizi düzenlemekteyiz.
Belki de panoptikonun en etkileyici yanı, zamanla hapishane duvarlarını aşıp tüm topluma yansımış olmasıdır. Düşünsenize, akıllı telefonlarımız... Her an elimizin altında olan bu cihazlar, aynı zamanda nerede olduğumuzu, ne aradığımızı, kimlerle konuştuğumuzu kaydeden birer gözetleme aracına dönüşebilmektedir. Sosyal medyada paylaştığımız bir fotoğraf, beğendiğimiz bir gönderi, yazdığımız bir yorum... Bunların hepsi dijital ayak izlerimiz olarak nitelenebilir. Algoritmalar bu izleri takip ederek bize en uygun reklamları, en çok ilgimizi çekecek içerikleri sunuyor bizlere. Bu durum bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, diğer yandan tercihlerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğu sorusunu akla getiriyor elbette.
Peki bu gözetim her zaman kötü müdür? Aslında cevap o kadar net değil. Bir yandan kameralar suç oranlarını düşürebilir, kayıp bir çocuğun bulunmasına yardımcı olabilir, trafikte daha düzenli olmamızı sağlayabilir. Yani toplumsal düzeni sağlamada gerçekten işe yarar. Ama diğer yandan, her an izleniyor olma hissi bizi özgünlüğümüzden de uzaklaştırabilir. Belki de artık "içimizden geldiği gibi" değil, "izlenmeye uygun" gibi davranmaya başlıyoruzdur. Okul koridorlarında nöbetçi öğretmen yokken bile kontrollü durmamız, bir kameranın önünde arkadaşımıza sarılmaktan çekinmemiz veya elense çekmemiz, aslında özgürlüğümüzün görünmez bir duvarla çevrili olduğunu göstermiyor mu?
Sevgili öğrenciler, burada düşünmemiz gereken önemli bir soru ortaya çıkar: İnsanlar doğru davranışı sadece izlendikleri için mi yapmalıdır, yoksa doğru olduğu için mi? Gerçek bir toplumsal düzen, yalnızca gözetimle değil, aynı zamanda bilinçli bireylerin varlığıyla mümkündür. Eğer insanlar kuralların neden önemli olduğunu anlarsa, kimse onları izlemediğinde bile doğru davranmayı tercih edebilirler.
Bentham’ın Panoptikon tasarımı bize ilginç bir gerçeği gösterir: Bazen görünmeyen bir göz, davranışlarımızı değiştirebilir. Fakat ideal bir toplum, sadece gözetimle değil; sorumluluk, bilinç ve etik değerlerle ayakta kalır. Ancak biz farkında olmadan Panoptikon gerçek oldu! Ama aradaki en büyük fark şu: Artık sadece bir kuledeki gözetleyiciler değil, birbirimizi de gözetliyoruz diyebiliriz. Bir arkadaşımızın paylaştığı hikayeyi anında görüyor, beğeniyor, yorumluyoruz. Bu da demek oluyor ki panoptikon artık sadece yukarıdan aşağıya değil, yan yana, iç içe geçmiş bir hal aldı gibi. Belki de asıl mesele, bu gözlerin varlığını kabullenmek değil, onların varlığına rağmen nasıl özgür ve özgün kalabileceğimizi bulmak olmalıdır. Çünkü unutmayalım, en karanlık hücrede bile, bir an için izlenmediğimizi hissettiğimizde, en gerçek hallerimiz ortaya çıkar mı? Ne dersiniz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder