Eğitim, Sınavlar, Kayıp Hayatlar, Proje Çocukla

 Eğitim, Sınavlar, Kayıp Hayatlar, Proje Çocuklar 



Çocukluğumuzdan beri bize aynı hikâye anlatıldı: Oku, sınavları kazan, iyi bir okula gir, sonra her şey yoluna girecek. Hayat, sanki üniversite kapısının ardında bizi bekleyen bir ödül gibiydi. Oysa o kapıdan geçtiğimizde, karşımızda kendimiz gibi binlerce diplomalı insan bulduk. Aynı bölümler, aynı sertifikalar, aynı yabancı dil kursları, aynı stajlar... Ve birden fark ettik: Herkesin sahip olduğu şey, kimseyi özel yapmıyor. Diploma, kapıyı açmak yerine, sadece kapının önünde bekleme ve başvuru hakkı veriyordu, biz de sıraya girdik.


Bu süreçte zaman geçtikçe eğitim, özgürleştirici bir güç olmaktan çıktı; yerini bitmeyen bir elemeye, sınıflar arası utancı gizleme aracına bıraktı. İnsanlar okudukça yalnızca meslek edinmek yerine, geldikleri yere mesafe koymayı öğrendi. Çiftçi çocuğuna toprak "geri kalmışlık" olarak sunuldu, bizim gibi işçi çocuğuna oku baban gibi olma dendi, esnaf çocuğuna dükkân yerine çok katlı plaza hayal ettirildi, sanayicinin çocuğuna el emeği "kirli iş ve değersiz” olarak gösterildi. Babasının atölyesini devralmak, mahallede iş bilen kolunda altın bilezik olan biri olmak, bir zanaati öğrenmek; "yeterince elit olmamak"la eşdeğer gibi kodlanarak sunuldu. Oysa bugün, ana babadan kalan bir ev, küçük bir sermaye ya da işleyen bir işletme yoksa, yalnızca eğitimle hayat kurmak giderek imkânsız hale geldi. Küresel düzen daha kapalı, daha miras temelli, daha sert sınıf duvarları örüyor, örecek gibi karşımıza. Artık insanlar yukarı çıkmaktan çok, aşağı düşmemeye gayreti içerisinde.


Ama biz hâlâ çocukları aynı sınav yarışına sokmaya devam ediyoruz. Onlara "iyi okul kurtuluştur evladım" diyoruz. Zekâyı, ne kadar hızlı soru çözdüğüyle ölçüyoruz hala. Mizacını, ilgisini, yaratıcılığını, ruhsal kapasitesini ikinci plana atıyoruz. Unutmayalım çocuk, anne babasının yarım kalmış hayatını babası okutmadı diye devam ettirecek proje değildir. Bir puan tablosu, sınav sonuç belgesi, bir okulun reklam yüzü, aile whatsapp grubunda paylaşılacak başarı haberi değildir. Daha on yaşında omuzlarına deneme sınavları, etüt merkezleri, özel dersler, koçluk paketleri yükleniyor çocuklara. Merakları, oyunu, ilgileri, sıkılması, arkadaşlarıyla dolaşması gereksiz görülüyor. Çocuklar birer insan olarak değil, doğru yönlendirilirse iyi getiri sağlayacak yatırım araçları gibi ele alınıyor. Oğlum kızım ne hissediyorsun diye sorulmuyor; hangi sınavda kaç net yapacağı takip ediliyor.


Yetişkinler kendi hayal kırıklıklarını çocuklarının üzerinden telafi etmeye çalışıyor. Ulaşamadıkları okulu çocuğun kazanmasını, kuramadıkları hayatı çocuğun kurmasını bekliyorlar. Kendi sınıfsal kaygılarını, "başarı" adıyla çocuğun sırtına yüklüyorlar. Zamanında ebeveynler olarak bu konuda çok veballer aldık. Sonra bu çocuk büyüyor, diplomasını alıyor ve karşısında kendisi gibi binlerce mezun görüyor. İşte o anda eğitimin görünmeyen yüzü ortaya çıkıyor: Diploma arttıkça değer kazanmaz, sıradanlaşır. Maalesef..


Bu sistemin en trajik sonuçlarından biri de psikolojik yıkım tarafıdır. Bugün birçok insanın depresyonu yalnızca kişisel bir kırılma değildir; sürekli yetersiz hissetmek, ne kadar çalışsa yetişememek, gelecek kuramamak, ailesinden aldığı veya ona sağladığı hayat standardını sürdürememek, ev alamamak, çocuk yapmayı ertelemek, birikim yapamamak ama sürekli "kendini geliştirmesi" beklenmek... bu sıkıntılar başladı, daha da artacak gibi duruyor. Bu ruhsal yük doğrudan ülkemizin de içinde bulunduğu ekonomik ve kültürel düzenle ilgilidir. Orta sınıfın erimesi gelir kaybından öte, insanların gelecek hayalini, aile kurma kapasitesini, güven duygusunu ve ruhsal dayanıklılığını yitirmesine sebep oldu. Çünkü orta sınıf yalnızca bir gelir düzeyi meselesi değildir; "çalışırsam hayatım bir miktar daha iyi ve güvenli olur" inancıdır da aynı zamanda. Bu inanç kaybolduğunda insanlar kendilerini psikolojik olarak boşlukta hisseder.


Böyle bir dünyada iç dünyamız giderek hissizleşir. Kendimizi dinlemek yerine sunmaya, ne hissettiğimizi anlamak yerine nasıl göründüğümüze odaklanarak teselli bulmaya başlıyoruz. Kendi arzumuz yerine, başkasının arzusuyla ilişki kurarak yaşamaya başlıyoruz. Ne kadar başarılı olursak olalım, içimizde bir eksiklik hissi demir atıyor. Terfi alıyoruz ama rahatlamıyoruz; daha iyi maaş yetmez oluyor; daha iyi eve taşınıyoruz ama huzur bulamıyoruz. Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca daha iyi bir hayat kurmak değildi aslında; mesele, başkalarının gözünde yeterince başarılı görünmekti artık bizi var eden.


Sosyal medya bu düzenin kuruluşunda en sadık muhasebecisi oldu. Mutluluğumuzu değil, görünürlüğümüzü ölçüyor. Hayat, yaşanan bir şey olmaktan çıkıp sürekli takipçilerle raporlanan bir performansa dönüştü. Bir de iş dünyasında LinkedIn var. Oğlumdan biliyorum. Bu platform ise çağın en steril tapınağı gibi ama: İnsanlar orada iş bulmaktan çok, "işe yarar insan" imajı üretmeye çalışıyorlar gibi. Diplomalı işsiz sayısı arttıkça ve birbirinin benzer cümleleri tekrar eden binlerce insanla birlikte, zamanla kendi özgün sesini ve otantik benliğini kaybedecek gibi duruyor.


Kredi kartı borcuyla alınan telefonlar, taksitle kurulan evler, "kendini ödüllendirme" adı altında yapılan tüketimler, tatil fotoğrafları, brunch'lar, son zamanlarda artan kahveli paylaşımlarla etkinlikler... İnsanlar yaşamaktan çok, yaşadığını kanıtlamaya çalışıyor. Tasarruf yapan insanlar neredeyse hayattan geri kallanlar gibi lanse edilmeye başlandı. Çünkü tüketim artık ihtiyaçla değil; görünürlükle, aidiyetle, statüyle ilgili hale geldi. Eee artık başkasının aldığını alamamak yoksulluk hissini tetikliyor, başkasının gittiğine gidememek başarısızlık duygusuna dönüşüyor.


Çağımızda plazaların cam cepheleri de bu görünürlük yüzünden mi acaba bu kadar etkileyici hale geldi. İçeride çalışana yukarıda olduğu hissini veriyor her halde; oysa çoğu zaman yalnızca yerden yükselinmiştir, hayatın içinde gerçek bir karşılık kazanılamamıştır. Birçok beyaz yakalı çalışan, kart okutarak gittiği şirkette, ne ürettiğini tam bilmediği işlerde, neye hizmet ettiği belirsiz projeler için sabah akşam ekran başında durduğu bir iş hayatı. Sonra o emeğin karşılığında alınan ücretle, yine aynı sistemin insanlara sattığı konforu satın almayı pazarlıyor.


Belki de artık çocuklara daha az "hangi okulu kazanacaksın?" diye sormak gerekiyor. Daha çok şunu sormalıyız: "Nasıl bir hayatın içinde kendini mutlu ve verimli hissedersin?" Çünkü iyi bir okul kazanmakla iyi bir hayat kurmak aynı şey değildir artık. Eğitim, insanın kendini tanımasına, düşünmesine, üretmesine, dünyayı anlamasına hizmet etmelidir. Bunu yapmıyorsa yalnızca daha iyi bir kölelik biçimine hazırlıktan ibarettir. Çocuklarımızı, gençlerimizi, berrak zihinli yapmayan sadece daha iyi ambalaj paketli çalışanlara dönüştüren eğitim; gerçek eğitim değildir. Ciddi sorgulamalar yapmanın zamanı geldi de geçiyor bile..


O yüzden belki de en başa dönüp sormak gerek: Bu sınav koşuşturmaları, bu görünme çabası, bu tüketim, bu diploma yarışı... Gerçekten bizim mi, yoksa bize dayatılan bir hayatın gölgesi mi? Ve çocuklarımıza, kendi yarım kalmışlıklarımızla yaklaşmak yerine, kendi özgün yollarını bulma cesaretini verebilecek yöntemler geliştirmeliyiz..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder