Omelas’ın Gölgesinde Yaşanan Mutluluk, Suç Ortaklığı ve Ayrılışın Anlamı

 



Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler’ hikayesini okurken, yazarın bizi doğrudan karşısına alıp şöyle söylediği o anı hiç unutmuyorum: “Omelas’ı kendi hayal gücünle canlandır, zira ben hepinizi tatmin edemem.” Okuyucuya yapılan bu davet, öyküyü okumaktan çok, öykünün içine düşmek demek. Le Guin bize bir dünya sunmuyor; bir ayna tutuyor. O aynada gördüğümüz ise ne yazık ki hepimizin bir köşesinde sakladığı o karanlık oda.

Mutluluğun Bedeli

Omelas, dışarıdan bakıldığında masalsı bir kent görünümündedir. Ne yoksulluk vardır ne savaş ne de zorba bir yönetim. İnsanlar dans eder, çocuklar güler, şenlikler hiç bitmez. Le Guin bu cenneti o kadar ikna edici betimler ki, okur olarak gerçekten böyle bir yerin var olabileceğine inanmaya başlarız. Ta ki anlatıcı o cümleyi söyleyene kadar: “Her şeyin bir bedeli vardır.”

O bedel, kentin görkemli binalarından birinin bodrumunda, kapısı kilitli, penceresiz bir odada yaşayan küçük bir çocuktur. Pislik içinde, yoksunlukla, sürekli aşağılanarak yaşamaya mahkûm edilmiş bir çocuk. Asıl işin korkunç yanı: Omelas’ın tüm mutluluğu, bu çocuğun sürmekte olan ıstırabına bağlıdır. Bu gerçeği her Omelaslı da bilmektedir. Ergenlik çağına geldiklerinde herkese söylenir bu sır. Kimi odaya iner, çocuğu görür; kimi bilmekle yetinir. Kimi unutmaya çalışır; kimi “olması gereken budur” diye fısıldar kendi kendine.

Peki ya geri kalanlar? İşte öykünün asıl sorusu orada başlar.

Vicdanın İki Yolu

Le Guin Omelas halkını ikiye ayırır: kalanlar ve gidenler şeklinde. Kalanlar, çocuğun varlığını kabullenir, mutluluklarının bedelini ödemeyi seçer. Bu bir anlamda faydacı etiğin ta kendisidir: “en fazla sayıda insan için en fazla mutluluk”  Tek bir çocuğun acısı, binlercesinin sevincine değer mi? Maalesef çoğu Omelaslı için cevap “evet” olmuştur.

Ama bazıları vardır ki, bu bedeli ödeyemez. Gençtirler, yaşlıdırlar; hepsi de çocuğun o sefil halini kabullenemeyen insanlardır. Sessizce, tek başlarına, Omelas’ın kapılarından çıkıp gitmeyi seçerler. Nereye gittiklerini kimse bilmez. Anlatıcı bile tarif edemez: “Gittikleri yer, çoğumuzca Omelas’tan bile daha az hayal edilebilir bir yerdir. Onu hiç anlatamam.” der yazar.

Ve işte bu ayrılış, benim için öykünün en çarpıcı yeridir. Çünkü gidenler, ilginç bi şekilde, ellerinde ne bir bayrak ne bir pankart ne de bir ideoloji taşımamaktadırlar. Sadece kendi vicdanlarıyla baş başa yürümektedirler. Bu, bir başkaldırı olarak adlandırılamaz; bir vazgeçiştir. Omelas’ın mutluluğunu reddediş, ama aynı zamanda yeni bir mutluluk vaadi de sunmayış. Gidenler, mevcut düzenin kirli sözleşmesini imzalamamayı seçerler sadece, ama ellerinde alternatif bir sözleşme de yoktur. Bu belirsizlik, onların cesaretini daha da anlamlı hale getirmektedir.

Karanlık Odalarımız

Öyküyü okurken ister istemez kendi hayatıma bakıyorum. Omelas yalnızca Le Guin’in kurgusal şehri olmaktan ötedir; belki de içinde yaşadığımız dünyanın ta kendisidir. Bugün sahip olduğumuz konforun, teknolojinin, tüketim alışkanlıklarımızın yada bazı toplumların arkasında kimin acısı yatıyor? Hangi çocuk, hangi işçi, hangi göçmen, belki de atalarımız bizim rahatımızın bodrum katında yaşamaya mahkûm? Peki ben ve belki siz de bu gerçeği bildikten sonra hangi tarafta duruyoruz? Hangi tarafı seçersin? Çekip gitmek yeteri mi?

Le Guin’in ustalığı, bu soruyu doğrudan sormamasında yatıyor. Anlatıcıda yargılama ve öğüt verme yok. Sadece gösteriyor. Okuru, Omelas’ın mutlulukla acı arasındaki o korkunç denkleminin içine bırakıyor bizi. Her okur kendi cevabını vermek zorunda bırakılıyor.

Benim için bu öykü, rahatlıkla suç ortaklığı arasındaki o ince çizgiyi hatırlattı. Omelas’ta kalanlar kötü insanlar değidiler. Hatta anlatıcı onların “saf ve aptal olmaktan ziyade, olgun ve zeki” olduğunu ifade eder. Sadece kabullenmişlerdir. Sisteme uyum sağlamışlardır. Gidenlerse, bu kabullenişin tam da kendisini reddetmektedirler. Ne mutlu olmayı ne de mutsuz olmayı seçerler; belki de en zor olanı, belirsizliği seçmişlerdir.

Sonraki Kapı 

Öykünün sonunda gidenler hakkında şöyle denir: “Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider.” Bu yalnızlık, bir trajedi değildir bence. Bir onur meselesidir. Çünkü kalabalığın rahatlığını seçmeyip, vicdanın zorlu yolunu seçmişlerdir.

Peki ya biz? Le Guin’in aynasında kendimize bakarken, hangi tarafta durduğumuzu kendimize sorabilir miyiz? Omelas’ın o güzel kapılarından dışarı çıkıp bilinmeze yürüyecek cesarete sahip miyiz? Ya da daha zor olanı: kalmayı seçtiğimizde bunun farkında olarak mı kalıyoruz, yoksa bodrumdaki çocuğu unutup dansa mı devam ediyoruz?

Le Guin bize cevap vermiyor. Belki de cevap, öyküyü okuduktan sonra kendi içimize döndüğümüz o sessiz anlarda saklıdır. Etrafımıza baktığımızda  günümüzün Omelas’tan çıkanlarının yürüdüğü o yolda, her birimiz kendi adımlarımızı duyabiliriz, duymazdan gelebiliriz. Seçim bizim. Yada sadece vicdanın huzurunu korumak yeterli mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder